Göğüsleri başından dik, kalçalarını savura savura ilerliyordu önümde. Belkide yalnızlığının mutsuzluğu vardı gizlediği yüzünde. Üzerinde askılı kısa bir elbise, kırmızı. Eteğinin uçlarına doğru kalın arkadan öne doğru uzanan büyük halkalar; mavi, sarı ve yeşil. Boyu dizlerine ulaşmıyordu bile, savurdukça elbisenin eteğini az bir dikkatle seçebiliyordun kilodunun mavi rengini.
Saçları kısa, şekilsiz kesilmişti. Boynundaki sihri oda farketmişti belliki o yüzden kısa kesmişti. Yürüdü önümde uzunca, uzunca yürüdük. Marketler geçtik, butik, kasap, manav ve mağazalar... Uzun yürüdük, bilirdim böylelerini.
Bir keresinde yürümüştüm yine inceden. Bir kadın çıkıverdi önüme, yürümüştük birlikte tesadüfen. Ne bir adım eksik nede fazla yürüyorduk yanyana. Gideceğim yeri çoktan geçmiştim onu dikkatle izliyordum ayağının ritimlerini kaçırmamak için. Sağ, sol, sağ, sol ve sağ ilerliyordu, ilerliyorduk. İnsanlar yürümeyi ne çok seviyorlar. Biz yürürken taksiler bizi izliyorlardı.
--Taksi!
Bir diğeri.
--Taksi! Efendim taksi ister misiniz.
Yürüdüğümüz için ahmak olduğumuzu düşünüyorlardır heralde.
Saati sordum yürürken.
Yanıtladı
--Yedi. Yediyi beş geçiyor.
Saatine bakarak cevapladı yürümeye devam ediyordu. Tekrar sordum. Birşeyler içmek için saatin uygun olup olmadığını. Gülümsedi ve durdu ben bir adım ileride durabildim kaptırdığımdan ritme kendimi. Buralarda içmek için iyi bir yer bilip bilmediğini sordum.
--Gidelim "dedi".
Yürümeye devam ettik.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder