Pazar

Yarım kalan hikayeler 1

Telefonun sesiyle uyandı, yüzünü yastıktan kaldırmaya takati yoktu. Gergin bir şekilde telefonun susmasını bekledi, uykuya devam etmek istiyordu.  Yapacak bir işi yoktu ve zaten zor uykuya dalıyordu, kafasında ki düşünceler bir türlü uyumasına izin vermiyordu. Yine böyle bir gecenin sabahında neredeyse yeni yumabilmişken gözlerini telefonun sesiyle uyanmıştı.
Susan telefon tekrar çalmaya başladı, kafasında düşünceler yeniden canlandı. Çaresiz telefona bakmayı tercih etti. - iyi haberlerim var.  Dedi telefonda ki ses - sana geliyoruz. Sanki karşısındaymış gibi gözleriyle onayladı telefonda ki sesi. Ses alamayınca tekrarladı karşı taraf. - heyoo sana geliyoruz, iyi haberler var! Afalladı, - Tamam.  dedi yorgun sesiyle, telefonu kenara bıraktı.
Yüzünü yastığa gömdü tekrar, sonra pencereye çevirdi gözlerini. Apartmanın bodrum katında oturuyordu, gelip geçen insanları kolaylıkla seyredebiliyordu. Anlamsız takılı kaldı gözleri pencerede, gelip geçeni izlemeye koyuldu. "geç kalmasalar bari"  diye geçirdi içinden. Biliyordu; bu anlamsızlıkta sıkıntıdan patlayacaktı.

Çarşamba

bilinç'dışı cut-up

Bir adım geriye çekildi duvar,
Ben gittim bir adım öteye.
Boşluğa bir gezegen ektim.
Tepindi toprağında kalpazanlar.
"terapi
patatesli börek
grup seks
fil"
Işıklar açıkken güvenli
                                      gibi
basamakları evrenin.
Tırmanmaya can atıyor keder.
"terapi
sonuç vermedi
intihara meyilli gövdesi
sivri yerlerden geçmemeli."
Vatandaşlık istedi evrenden
-içinde değil miyim zaten-derken.
Arabesk bir şarkıyı ikiye ayırdı.
Birini gökyüzüne bıraktı
Katlayıp cebine koydu öte yarısını.
"suç
plak kapağında gizli
bulup getir kimizi"

Perşembe

Ses

Geceye bıraktım kilise çanını.
Gündüz penceremde yalnız
tren sesi olacak,
Damından sarkan.
Gemileri sevdiği için,
Limana koşan kız.
Üst katından inerken, apartmanın.
Şehre söylediğin şarkın.
Yatak odama yankılanır.

Cuma

Gece'lik


Terinin kokusunu anımsatacak kişilerle sevişmek korkusu kaplıyor içimi. Nereye boşalsam oradan yürümeye başlayacak gibi çocuklarım. İsteksizlik. Yer çekimsiz ortamlarda kaldırabiliyorum sikimi. Günün ilk ışığı ısıtsın diye beklerken içimi, gözlerimi kamaştırıyor, çekiyorum gerisin geriye perdeleri.  Tuhaf bir alışkanlıktı benimki. Her gece uzaya çıkmak için çantamı hazırlayıp uyumak, sabahında yataktan kalkamamak. Kanımı giren uyuşturucunun etkisi değil tabi ki ama eminim beni caydıran yalnız kalmak endişesi. Bir ikna edebilseydim seni…

Perşembe

Lokaldeki Zenci

Ne de olsa şehrimizde bir Zencimiz vardı; orta boşlu bu Zenciyi savaş buhranları Avrupa’ya, bizim ülkemize, bu eyalete ve sonunda, öteden beri her türlü ırkçı ideolojilere iyi gözle bakmayan insanların olduğu küçük şehrimize sürüklemişti. Şehirde günlük konuşmalar bile, yıllar yılı hep ırkçı ideolojilere karşı çıkma üzerineydi. Bu durum, günün birinde dünyanın her yanını saran savaş rüzgarlarının, Zenciyi onlara hediye etmesiyle de değişmemişti.

Görevimiz, dedi Belediye Başkanı, bu insanı – hangi ülkeden gelirse gelsin, Zenci ya da Çinli ne olursa olsun – kabul etmek, onu bir siyah kardeş olarak buyur etmek ve onu yurt ve ekmek vermektir.

Belediye üyeleri Belediye Başkanı’nın sözlerini onayladılar ve: Evet! Zenci ya da Çinli! diye yinelediler.

Engel olmalıyız; dedi Belediye Başkanı tekrar, onun fabrikada işçi ya da maden ocağında madenci olarak çalışmasına; en çok da tarım alanında uşak ya da hayvan bakıcısı olarak herhangi bir yere düşmesini engellemeliyiz.

Bu esnada belediye üyeleri arasında kısa süren bir anlaşmazlık belirmişti. Hepsi galeyana gelmişti ve her kafadan bir sese çıkıyordu, karmakarışık konuşuyorlardı. Herkes evini ve mükemmel olanaklarını bir Zenciye sunmak istiyordu.

Susun! diye bağırdı Belediye başkanı. Zili kavradı ve çaldı. Bir kez daha durumun önemini, kollarını gererek belirtti: Eninde sonunda sözkonusu olan sadeci bir tek Zenci!

O karmaşada Zenciyi Ambassador Oteli7nin sahibi kazandı. Otelin içinde küçük bir eğlence lokali ve birahane vardı. Burada Zenci işe yaramalıydı, burada garsonluk yapmalıydı, hatta eleman eksiği olduğunda mutfakta yardım etmeliydi, kahve yapmalıydı, doğal olarak böyle bir şey yapmayı canı isterse. Bunun dışında ihtiyacı olana her türlü yardım elini uzatmalı ve her insanın Zenciye güvenip yaptırabileceği ufak tefek işleri halletmeliydi. Ücret konusunda hep birlikte karar verildi, aynı şekilde ona yer hazırlandı, Zenciye iş esnasındaki olanaklar çerçevesinde uygun ölçülerde özgürlük ve boş zaman verildi. Böylece, toplantı sona erdi ve şehrimizin bir tanecik Zencisinin yaşamı başlamıştı.

Toplantıdan sonra da birkaç kez Ambassador Oteli’nin sahibine hafif suçlamalar yapıldı: “Benim Zencimi kaptın” ya da “gerçekten, onu gözümün önünde kaptı”… şeklinde. Ancak bundan sonra ortalık sakinleşti ve kısa bir süre sonra kıskançlıktan hiç söz edilmez oldu. Zencinin faydası dokunuyordu. Biri onunla karşılaştığında ve içtenlikle halini hatırını sorduğunda gülüyordu. Diğer birçok Zenci gibi siyah bir teni, kısa kıvırcık saçları ve parlak bembeyaz dişleri vardı. Şehirde seviliyordu. Adı Hans’tı, herkese sen diye hitap ediyordu ve herkes ona Hans diyordu. Lokal, Hans sayesinde kazancını iki katına çıkarmıştı. Yer sahibi memnuniyetini her fırsatta dile getiriyordu: Gerçekten bir Zenci, hem de işe yarayan bir Zenci.


Zenci öğleden sonraları şehir parkında gözlenebiliyordu. Orada ördekleri ekmek parçalarıyla besliyordu. Hava güzelse bankta oturuyor, puro içiyordu: Siyah bir Brasil. Evet, keyfi yerindeydi. Devamlı bej bir takım elbise, beyaz gömlek, egzotik desenli bir kravat ve sesi parlak ayakkablar giyiyordu. Zenci Operasını dört kez izlemiş olduğu sinemada ve yakın zamanda da elinde klüp bayrağını sallarken futbol sahasında görülmüştü. Serbest olduğu akşamlarda başka mekanlarda ölçüyü kaçırmadan içerken, kilisede siyah sesiyle kısa bir süre sonra diğerleriyle birlikte şarkı söylerken, ya da genç kadınların ona güven duyup küçük çocuklarıyla oynamalarına izin verdikleri oyun alanında da görülüyordu. Şehirde herkesin Zencide bir payı vardı. Pazar ve tatil günleri her seferinde başka bir aile tarafından yemeğe davet ediliyordu. Daha sonra ayağa kalkıyor, teşekkür ediyor ve gidiyordu. Bu onun tarzıydı. Bu yüzden kırılmamak gerekiyordu. Bu duruma çabuk alışıldı, evet, başka ülkeler, başka örf ve adetler. Zenci oluşu özellikle geceleri görüldüğünde ilgi çekiciydi; hele ki tesadüfen onunla birlikte eve doğru gidiliyorsa, gülene kadar onunla konuşulduğunda karanlık içinde karanlık olarak ya da hemen hemen hiç görülmüyor, yalnızca beyaz dişleri görülüyordu; güldüğü için.

Böylece yaşamını şehrin geneline uydurmuştu. Memnundu ve gittikçe şişmanlıyordu. Şehirdeki her etkinlikte varlığı kanıksanmıştı. Hans şehre aitti. Hans’sızlık düşünülemezdi. Eğer birinin adı Hans ise, o zaman seviniyordu, adı Hans’ınki gibi olduğu için. Onu kimse incitmemişti. Herkes ondan hoşlanıyordu. Uzak ülkelerde Zencilere eziyet edilmesini reddediyorlardı, aynı şekilde ben de reddediyordum. Bizim şehrimizde ırkçılık yoktu. Biz Zenciye iyi davranıyorduk. Onun toplumuyla iletişimden kaçınmıyorduk ve bizzat kendisine de pekiyi derecede karne verilebilirdi, evet, karaktere sahipti. Hiçbir zaman özel konumunu kötüye kullanmamıştı, hiçbir zaman düşüncelerini sezdirmemişti. Hans kayıtsız şartsız bizlerden biri olmuştu.

Ancak günün birinde oldukça hızlı giden bir arabanın altında kalmış, ama ölmemiş, aksine acil serviste gerçekleştirilen uzun bir tedaviden sonra hayatta kalmıştı – Çinli olarak.

Nicolas Born (çev. Nurten Kum) 

Pazar

Bar Sineğinin Ölümü

Sevmediğim herkesi öldüreceğim,
Kin'im imzam olacak!
                                                             Bende öleceğim.

İşte bu yüzden benimle iyi geçinin...

Perşembe

Ayakları güzel olan insanın ruhuda güzel olur.

Sevgili Günlük

Sevgili günlük;
Yaklaşık 7 gündür madde, alkol kullanmıyorum...
                                                        ...mutluyum

Sevgili günlük;
Yeni başladığım haplar unutkanlığa sebep oluyor, kalemi koyarken birayı devirdiğimde farkettim,
hâlâ leşim...
                                                     ...mutluyum

Pazartesi

hıdırellez

Eğlenirim,
             "kendimden de geçerim" ama
Bağlayıp atamam adını gül ağacının altına.
Saçına dolanır hayallerim.
dokunurum tenine,
                        kalkıp giderim yanından sessizce.

Cuma

Kesik zihin ağrısı



Gücüm yettiğince ileriye taşıyorum bedenimi. Eklem ağrıları, sevda çığlıkları, hayat kıstırmaları arasında ilerliyorum. 
Güneş alsın diye dışarılara vuruyorum kendimi, her bir düşüncem buz kestiriyor, donup kalıyorum olduğum yerde.
 Yerin kulağı var derler, yer çok şey duyar-yaşar, söylemez yer;  acıları, ızdırapları. 
Berbat bir görüntüm var kaybetmişliğin ardında saklanan, insanların bakışı çivi gibi saplanıyor suratıma, rahat seyretsinler diye kapatıyorum gözlerimi.   
Ah ne mutlu insanlar ne umarsız koşturuyorlar ardınsıra.

Götüm kanaya kanaya seviyorum seni!

-Şaşırt beni- dedi. sevdiğim çocuk, umarsız.
sigarayı ağzının kenarına almış televizyonda yeteksiz diye adlandırılan programları seyrediyordu.
-seviyorum yaa seni- dedim. bakmadı.
-Seviyorum amına koyduğumun çocuğu! götüm kanaya kanaya seviyorum seni!
ortalık sigara dumanına boğuldu öksürmeye başladı.
durdu yüzüme baktı -ne yani sikmeyeyim mi seni?
-sikme- dedim. biliyorum sikmese terk ederdi beni kocaman siki vardı kızlar tapardı.
ama o beni sikiyordu!
DAYANAMADIM.
-sik ama sev- dedim.
yüzüme baktı. ağzına bir sigara daha aldı.
-bak bu adam- dedi. -kazanır yarışmayı...

Çarşamba

Bir Nedeni Yok Yalnızca Öptüm

Bir Nedeni Yok Yalnızca Öptüm

 Dudaklarım gerisin geriye çekildi; ağdalı bir sıvının ağır ağır örttüğü, korkunun biçim kazanıp ayağa kalktığı ve ‘hey bana bir şeyler söylemenin vakti geldi’ dediği zamanlarda bekledim seni; gözlerimi kapadım. Bekledim. Beklerken, özlemenin hangi geçitleri geçilmez kıldığını, hangi duyguların insanı hayata kazandırdığını, basite indirgenmiş hüzünlerin geceleri dinlenmeye müsait şarkılarla şahlandığını anlatamadım. Evet, bilmiyordum. Bilmiyordum, kelimelerden arınmış bir cümle kurar gibi sevişmeyi. Sevişirken sözlük kullanıyordum hala. Ama, seni seviyordum. Ve sevdiğimi, sevgimi anlatma telaşıyla hata üstüne hata yapıyordum sana. Sana yaklaşamıyordum. Yasaklanmıştın adeta. Çiğnemeye çalıştığım yasak olsan da, uzak dursan da, o korkunç şeklini korusan da, farketmiyordu hiçbir şey. Küçük bir ateş. Küçücük bir ateştin sen. Sönmekten ürken bir ateş. Bir su damlasıyla bütün görkemini kaybedebilecek bir ateş. Aşkın mecali kalmamıştı. Sessizce sokuldum yanına. Acıyla irkildin. Gülümsedim. Gülümsememe anlam veremedin elbette. Kimdi bu? Ne istiyordu? Tanımadığın biri. Hatıralarını darmadağın etmeyi planlamış bir yabancı. Fuzuli bir beden, karşındaki. Usulca uzandım,Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.Kimi geceler penceremden uzayı seyrederim. Uzayın adını ben koymadım. Uzayın adını yıldızlar, gezegenler kendi aralarında kararlaştırmışlar. Rahatlatır beni o. Bütün yağmurlar, uzayın derinliklerinden gelip yağar diye düşünürüm. Yağmurlar başka galaksilerden gelip yağar. Romantizme uyum sağlamak için de değil. Öyle. İşin gerçeği budur. Yağmurlar, bu dünyaya ait sanma. Bembeyaz bir yalnızlığın olmalı senin de. Lekesiz bir yalnızlık. Lekelenmeye müsait bir yalnızlık. Tedirginliğini buna bağlıyorum seni seyrederken. Pişmansın. Pişmansın kapıp koyveremediğin için sanki. Elinde olsa, avaz avaz bağıracaksın sokaklarda. ‘Neyim ben? ! ’ diye haykıracaksın. Olmuyor tabii. Olmuyor. Sıyrılır gibi lüzumsuz bir yerden, sıyrılıp kendi affına sığınıyorsun. Beni anlayacağın günler gelecek. Beni de göreceksin. Benimle tamamlanacak bir şeye benziyorsun çünkü. Korkma lütfen,Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.Çocukluğumdan söz etmek isterim sana, eğer sıkılmazsan. Bir gün otururuz evde, ben sana hayatımı anlatırım dakika dakika. Kaç yaşımdaysam, o kadar yıl sürer konuşmam. Çay pişiririz. Çaydanlığa su yerine votka koyarız sen dilersen. Sonra da sen anlatırsın: Sevdiğin filmleri, sevdiğin parçaları, sevdiğin canlıları, sevdiğin... hep sevdiğin şeylerden konu açarsın. Ben sıkılmam. Ben seninle sıkılmamayı seni ararken öğrendim. Seni hayal ederken keşfettim sıkılmamanın azametini. Bir insan, bir insanı sıkamaz. Bir insan canı isterse sıkılır. Hacimler açarım sana içimde, dolman için, oraya akman için. Hacimler açarsın bana; çağlayarak gelirim. Endişelenmen gereksiz,Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.Olması gerektiği kadar fedakar biriyim aslında; daha fazlasını umma açıkçası. Endişelerim, ideallerim, halletmeye çalıştığım meselelerim var. Başkalaşmaya çalışıyorum. Gözardı edilmiş tutumlar edinmek hoş. Değişmek, hiç de zor değil. Yalnızca özgür olabilsem, sorun kalmayacakmış gibi sanki. Anlaşılmak istiyorum: sevdiğim bir şarkıyı herhangi biriyle paylaşırken aynı duyguları hissetmek arzusu bu. Evet, tıpkı bu. Sese, ahenge kapılırken, kendini müziğin ritmine verirken yanında bir diğerinin olabilmesi; görkemli bir anda birlikte sadeleşebilmek. Birlikte dansedebilmek gibi. Sen hastayken başucunda birinin sabaha kadar oturması gibi. Arada bir alnındaki teri silmesi, üstünün açılmamasına dikkat etmesi gibi. Bir başkası için hayatta kalma çabası gibi sanki. Ölmek için değil, yaşamak için uğraşmak gibi. Ummadan, hayal etmeden, sıradan, olduğu gibi.doğal. Ve ciddi. Ciddi ciddi hayatla mücadele edebilme gücü. Bu gücü yanyanayken yaratabilme yeteneği. Ben bu yeteneğin bir parçası olarak sokuluyorum sana. Masallarla geliyorum. Efsanelerle geliyorum. Herhangi bir insanın birikimiyle geliyorum aslında. Artniyetsizim. İnan,Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.Bazı sorulara cevap bulamadım; kuşkusuz gerekli de değildi bu. Soruyu soru halinde bırakıp sahici yanını korumaya çalışmam, cehalet mi sanıldı acaba? ! Bedenlerin bedenlerden istedikleri, ruhların, ruhlardan çıkarttıkları, karşılıklı acıların birbirlerinin etkisini arttırdıkları vakitlerde düştün aklıma. Aklıma yayıldın. Ne kaybedebilir, ne kazanabilirdim ki artık: Ortadaydım işte! Bir başkasının mal varlığına dönüşmeden yaşayabilmenin yalnızlığıydı bu. Hayır! Melankoli diye adlandırma bu durumu; ortak bir açı yakalayamama sorunu galiba. Her kadın gibi doğurmak hevesi, her erkek gibi dağların doruklarında biraz gözden ırak hüzünlenme denemeleri aslında. Kusura bakma, kafam biraz dağınık,Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.İnsan inandığı şeyler uğruna muhteşem hatalar da yapabilir. Kızmamalısın. Darılmamalısın eğer bir kardeşlik varsa aranızda. Sevgi, hoşgörü takıntıları da değil. Bir elmanın kırmızı olması, bir gülün öyle kokması, bir derdin halledilmesinin ardından gelen ferahlık kadar sıradan ve güzeldir hata yapmak da. Aşka çılgınlığın yakıştığı çağları neden unutalım? Neden tarihin çuvalına tıkalım tatlı serseriliği, az biraz sergüzeşt olmayı? ! Ilımlılık mı kurtaracak insanlığı? Alttan alma mı örtecek bunca çirkefi, zorluğu, belayı? Demokrasi, senin saçlarından güzel olamaz. Senin yüzünden daha güzel olamaz krediler, faizler, repolar, tahviller. Dünyanın en uzun gecesi 21 aralık değil, beni terkettiğin gecedir. Beni üzdüğün, yorduğun, yıprattığın gecedir. Bir kabahat mi gerçekten kendi dışında birine hayranlık beslemek? ! Gerçekten kırıyorsun beni,Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.Birinin peşindeyim ben; tanımsız bıraktığım birinin. Sessizliğin doyurduğu, biçimli ve endişeli birinin. Düşüncelerimi zapteden, kelimelerimi korkutan birinin. Yanında huzurlu uyuduğum, mutlu uyandığım birinin. Onunla olmakla, onunla birlikte yaşamakla gizli bir gurur duyduğum, asla kıskançlığa ya da sahiplenmeye dönüşmeyen bir tutkuyla bağlandığım birinin. Onu arıyorum göğe her baktığımda; bir melek gibi uzanıp yüzüme dokunacağını tasarlıyorum. Bütün aşkların payına düşen şiddetten arınmış, başkalarına aynı/ birbirimize farklı koktuğumuz bir sevginin yolu bu. Cesaretimi ondan alıyorum pervasızca ve yine ona ben cesaret veriyorum mücadele ruhunda. Bir sır gibi saklıyoruz misafirliğimizi. Hüzün bitince geri döneceğiz çağımıza. İnsanlığa karışmaya hazır yapışık kalpler taşıyoruz aşkımızda. Bizim aşkımız hakikaten beden gücü gerektiriyor akıl kadar. Yapacak çok işimiz var. Dövüşecek çok düşmanımız var. Kucaklayacak çok arkadaşımız var. Bizim sebebimiz bu. Bizim fazlalığımız bu. Belki de iksirimiz. Kanayan yüzlerle çevrili bir gezegende, fırtınaya karışan bellek tozlarımızla, erdemlerimizle, ideallerimizle ayaktayız. Yalan söylemiyorumBir nedeni yok. Yalnızca öptüm.Evet, sen de isterdin sanırım huzurlu yaşayabileceğin bir hayatın planlarını yapabilmeyi; kolaya indirgenmiş, biraz fazlayı aşırılıkta aramayan, ölçülü bir heyecanla kritersiz bir maceraya aday kahraman olmayı. “Rüzgara dur, yağmura yağma, mevsime değiş” demeyi; doğru, hepimizde biraz tanrıyı kıskanmak var galiba. Bütün günahlar da buradan kaynaklanıyor adeta. Hırslarımızın, çekincelerimizin odağı burası. Kazanmaktan çok, kaybetmeyi göze alabiliyoruz. Çikolata bile kurtlanabilir. Dondurma erir. Çiçek solar. Galiba önemli olan, onları yerinde yaşamak, yerinde korumak! Birer hatıraya dönüşseler bile! Kaç ölüme kaç doğuma şahit olduğunu hatırlayabiliyor musun? Sevmek, ifade edebilmek kadar, ifadeyi unutmamaktır da.Şimdi sessizce uzaklaşmalıyım. Çünkü beni anlamadığını, anlamak için uğraşmadığını, hatta bunu önemsemediğini biliyorum. Aynı otobandaydık ve birimiz birimizin yanından geçip gitti. Hafızasızlığı, gurur saymanın adil yanı! . Hangimiz süratliydik; önemi kalmadı. Hangimiz daha özveriliydik; bunun da.. umarım mutlu olursun. Bunu bir çöküntü anında da söylemiyorum. Hiç kimse aldatmadı ötekini; yalnızca böyleydik işte! . Yüzüme öyle bakma nefretle,Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.Benden uzaklaştıkça, bana ait olandan yakanı sıyırdıkça rahatlayacağını, herşeye yeniden başlayabileceğini sanıyorsun. Kimbilir, doğrudur belki de! . Adımın yaşamadığı, adımın özlemle anılmadığı yerlerde kime umut verebilirim ki zaten? Romantizmin tehlikesi büyük! Romantizmin tehlikesi büyük! Romantizmin esrarı büyüleyici! Romantizmin kanına girdiği insanlar bencil ve hırslı!Ben seninle birlikte yaşlanabilecek kadar erken yola çıkmayı istemiştim; maceramız uzundu çünkü. Maceramızın tahakküm altına alınamayacak kadar mükemmel olması, donanımımızla ilişkiliydi. Ynni, sen ne kadar sevecensen, ben ne kadar yıpratıcıysam.. o da o kadar mükemmeldi. Özveri denebilir buna. Evet, buna özveri demek beni mutlu ediyor. İnsan, özverinin çocuklara ad olarak verilebileceği bir dünyada tanımını kaybediyor. Bu kaybedişteki kaosun ritmiyle çekiliyorum sana. Sen bir mıknatıssın şeffaf ve ben, çekilirken sana içimdeki alelade metal parçalarıyla, kan şekerim düşüyor, ağzım düşüyor, ellerim.. en çok da ellerim düşüyor! . Sakın ha üstüne alınma,Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.Ben seni kırmak için yaratılmadım. Uzun zamandır seni planlıyorum haksızca; cezalandırılacak kadar mı yabancı, tanınmaz ve suç yüklüydüm? ! Belki; seni çok yıprattığımın, bıraktığımın elbette farkına vardım, ama herşey mi benim aleyhte varoluşumla açıklanabilir? ! Beni, başta sana olmak üzere kimliklere karşı saldırganlaştıran koşulları tek başıma ben mi oluşturdum? Seni kaybettim. Bunu biliyorum. Seni kaybettiğimi sen çekip gitmeden önce de biliyordum. Ortadaydı. Bedel ve kefalet ortadaydı.. senin hakkında bir satır yazmamaya çalışmamın nedenini hiç düşündün mü? ! Sana ait olanları içten içe koruma uğraşı mıydı sanki bu: kuşkusuz. Hala da saygıyla ağlıyorum. Büyük bir tesadüfe yenildim, büyük bir eksen kaymasıyla, sihirbazın şapkasında sıkışıp kalan tavşan gibi,Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.Elbette kızıyorsun bana; belki en çok da bu zayıflığıma kızıyorsun: Tedirginliğime, seni kaybetme endişeme, telaşıma, şaşkınlığıma, titreyişime, ürpermem, anlamlarını anlamamış kelimelerle yetinmeme, müzakerelerde bulunmama, buhranların yorduğu bir gençlik yaşamama, bilincimi sana yönlendirmeme, sürekli sürekli içmeme, kelimlerin kifayetsiz olma durumuna, vesaireye vesaireye.. İnadıma öfkeleniyorsun. Seni bırakmama, seni özgürlüğüne salmama hiddetleniyorsun. Bu da aşk işte! Bu da entrika! Bu da soysuzlaşmanın, aşkın getirdiği dalaveralarla kendine kilitlenmenin başka bir çeşidi! Peki anahtar nerede sevgilim? ! peki anahtarın üzerindeki yivler kimin eseri? ! Dur, dur, bağırma,Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.Bunlar da geçecek şüphesiz. Seni unutmama kaç yüzyıl kaldı ki.. bir küsme, bir burulma biçimiyle gidişinin ardından şehrin gri cephelerine fevkalade ağır bir el bombası gibi düşen bunaltının bıraktığı korkunç acının unutulmasına kaç yüzyıl kaldı ki.. Yaralandım. Bütün noktalarımdaki nöbetçiler de yaralandı. Çığrından çıkmış bir ayaklanma gibi ağlamakta yalnızlığım. Bir gerçek aramıyorum felakete. Bir bahne göremiyorum arkadaşlarımın beni teselli etmek için söyledikleri kelimelerin hanesinde. Ama yokluğunu doldurmuyor sevda siyasetinin hançerleri. Ama bilemiyorum yağmurun ardından artık hangimiz suçlanacak.. Eğer hissediyorsan,Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.Ben sende ardı arkası kesilmeyen bir korku sevdim. Ben bir cüce çocuk sevdim sende sıska. Şiddetli ve hayret uyandıran manevralarla kendi kanına olan saplantılı aşkını sevdim. O rutubet kokan loş yüzündeki kanalizasyonları, az kelimeyle kurduğun cümlelerdeki gizli soru işaretlerini, barlardan çatlak bardak gibi atılmayı beklemeni, serserice patlamalarını, yuttuğun toplu iğneleri ve bir film hilesi hissi uyandıran utangaç hasret pozlarını sevdim. Dokunamadım sana. Parmakuçlarım neşterdi çünkü. Kırılan bir kemiğin sesiyle veda ederken,Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.
Küçük iskender

Cumartesi

gündüz notu

Cümlem elalem içinde,
                        huzursuz
seviştiklerim,
çıra toplayarak gelirler, adaya
ne âlâ
sise çalınmış bir sabahta.
                          

Gezi

İlk seviştiğim kişi ile gezi parkında tanıştım,
İkincisiyle de öyle,
Üçüncü ve
Dördüncü...
Beşinciyle bir barda tanıştım.
Ve gidip orada seviştim. Gece yarısı.
Bu yıkım, sevişmeme müdahale hareketiydi,
Biliyordum.
O yüzden oradaydım.

Gündüzleri korkmuştur, dönmez yüzünü güne.
Geceleri hep çevirir yüzünü hüzne.
Çıkamaz oyundan parmak prensi olmadan.
Güzeli, çirkini ayırt edemez zihni
Sevmez ama ister bir erkeği...

-"İyi akşamlar efendim, ben telefonunuzu bir arkadaşımdan aldım, belki bu gece başbaşa bir yemek ve ardından çılgınca bir.."
-"Şu an cinsel kimliğimi bir yakınıma ödünç verdim, iade ettikten sonra belki.."

Pazartesi

Bir şarap ile sarhoş olur da insan,
Bir öpücük ile hasretliği gideremez.
                                 sevişelim mi?

Cumartesi



“bilinçaltım kan şekerimden düşük çıktığı sürece, sevişemeyeceğiz seninle” diyerek başladı söze telefonda. Yatay olarak kestiği bileklerinden kan damlarken yanağına. Karşı koltuktan onu seyrediyordum. Bilincim kapalı, gözlerim açıktı. Aldığım fazla ketamin etkisiyle ellerimi dizimin ucunda kavuşturmuş öylece bakıyordum. Derinde Dawid B owie çalıyordu.
Martılar çığlıkla havalandı, çığlıkla telefonu kapattı, bilincim açıldı, gözleri kapandı.
               

Salı

Tırmanalım beraber gökkuşağının merdivenlerini, soluğumuz kesilirse rüzgar itsin bizi ileri...