Ne de olsa şehrimizde bir Zencimiz vardı; orta boşlu bu Zenciyi savaş
buhranları Avrupa’ya, bizim ülkemize, bu eyalete ve sonunda, öteden beri
her türlü ırkçı ideolojilere iyi gözle bakmayan insanların olduğu küçük
şehrimize sürüklemişti. Şehirde günlük konuşmalar bile, yıllar yılı hep
ırkçı ideolojilere karşı çıkma üzerineydi. Bu durum, günün birinde
dünyanın her yanını saran savaş rüzgarlarının, Zenciyi onlara hediye
etmesiyle de değişmemişti.
Görevimiz, dedi Belediye Başkanı, bu insanı – hangi ülkeden gelirse
gelsin, Zenci ya da Çinli ne olursa olsun – kabul etmek, onu bir siyah
kardeş olarak buyur etmek ve onu yurt ve ekmek vermektir.
Belediye üyeleri Belediye Başkanı’nın sözlerini onayladılar ve: Evet! Zenci ya da Çinli! diye yinelediler.
Engel olmalıyız; dedi Belediye Başkanı tekrar, onun fabrikada işçi
ya da maden ocağında madenci olarak çalışmasına; en çok da tarım
alanında uşak ya da hayvan bakıcısı olarak herhangi bir yere düşmesini
engellemeliyiz.
Bu esnada belediye üyeleri arasında kısa süren bir anlaşmazlık
belirmişti. Hepsi galeyana gelmişti ve her kafadan bir sese çıkıyordu,
karmakarışık konuşuyorlardı. Herkes evini ve mükemmel olanaklarını bir
Zenciye sunmak istiyordu.
Susun! diye bağırdı Belediye başkanı. Zili kavradı ve çaldı. Bir kez
daha durumun önemini, kollarını gererek belirtti: Eninde sonunda
sözkonusu olan sadeci bir tek Zenci!
O karmaşada Zenciyi Ambassador Oteli7nin sahibi kazandı. Otelin
içinde küçük bir eğlence lokali ve birahane vardı. Burada Zenci işe
yaramalıydı, burada garsonluk yapmalıydı, hatta eleman eksiği olduğunda
mutfakta yardım etmeliydi, kahve yapmalıydı, doğal olarak böyle bir şey
yapmayı canı isterse. Bunun dışında ihtiyacı olana her türlü yardım
elini uzatmalı ve her insanın Zenciye güvenip yaptırabileceği ufak tefek
işleri halletmeliydi. Ücret konusunda hep birlikte karar verildi, aynı
şekilde ona yer hazırlandı, Zenciye iş esnasındaki olanaklar
çerçevesinde uygun ölçülerde özgürlük ve boş zaman verildi. Böylece,
toplantı sona erdi ve şehrimizin bir tanecik Zencisinin yaşamı
başlamıştı.
Toplantıdan sonra da birkaç kez Ambassador Oteli’nin sahibine hafif
suçlamalar yapıldı: “Benim Zencimi kaptın” ya da “gerçekten, onu gözümün
önünde kaptı”… şeklinde. Ancak bundan sonra ortalık sakinleşti ve kısa
bir süre sonra kıskançlıktan hiç söz edilmez oldu. Zencinin faydası
dokunuyordu. Biri onunla karşılaştığında ve içtenlikle halini hatırını
sorduğunda gülüyordu. Diğer birçok Zenci gibi siyah bir teni, kısa
kıvırcık saçları ve parlak bembeyaz dişleri vardı. Şehirde seviliyordu.
Adı Hans’tı, herkese sen diye hitap ediyordu ve herkes ona Hans diyordu.
Lokal, Hans sayesinde kazancını iki katına çıkarmıştı. Yer sahibi
memnuniyetini her fırsatta dile getiriyordu: Gerçekten bir Zenci, hem de
işe yarayan bir Zenci.
Zenci öğleden sonraları şehir parkında gözlenebiliyordu. Orada
ördekleri ekmek parçalarıyla besliyordu. Hava güzelse bankta oturuyor,
puro içiyordu: Siyah bir Brasil. Evet, keyfi yerindeydi. Devamlı bej bir
takım elbise, beyaz gömlek, egzotik desenli bir kravat ve sesi parlak
ayakkablar giyiyordu. Zenci Operasını dört kez izlemiş olduğu sinemada
ve yakın zamanda da elinde klüp bayrağını sallarken futbol sahasında
görülmüştü. Serbest olduğu akşamlarda başka mekanlarda ölçüyü kaçırmadan
içerken, kilisede siyah sesiyle kısa bir süre sonra diğerleriyle
birlikte şarkı söylerken, ya da genç kadınların ona güven duyup küçük
çocuklarıyla oynamalarına izin verdikleri oyun alanında da görülüyordu.
Şehirde herkesin Zencide bir payı vardı. Pazar ve tatil günleri her
seferinde başka bir aile tarafından yemeğe davet ediliyordu. Daha sonra
ayağa kalkıyor, teşekkür ediyor ve gidiyordu. Bu onun tarzıydı. Bu
yüzden kırılmamak gerekiyordu. Bu duruma çabuk alışıldı, evet, başka
ülkeler, başka örf ve adetler. Zenci oluşu özellikle geceleri
görüldüğünde ilgi çekiciydi; hele ki tesadüfen onunla birlikte eve doğru
gidiliyorsa, gülene kadar onunla konuşulduğunda karanlık içinde
karanlık olarak ya da hemen hemen hiç görülmüyor, yalnızca beyaz dişleri
görülüyordu; güldüğü için.
Böylece yaşamını şehrin geneline uydurmuştu. Memnundu ve gittikçe
şişmanlıyordu. Şehirdeki her etkinlikte varlığı kanıksanmıştı. Hans
şehre aitti. Hans’sızlık düşünülemezdi. Eğer birinin adı Hans ise, o
zaman seviniyordu, adı Hans’ınki gibi olduğu için. Onu kimse
incitmemişti. Herkes ondan hoşlanıyordu. Uzak ülkelerde Zencilere eziyet
edilmesini reddediyorlardı, aynı şekilde ben de reddediyordum. Bizim
şehrimizde ırkçılık yoktu. Biz Zenciye iyi davranıyorduk. Onun
toplumuyla iletişimden kaçınmıyorduk ve bizzat kendisine de pekiyi
derecede karne verilebilirdi, evet, karaktere sahipti. Hiçbir zaman özel
konumunu kötüye kullanmamıştı, hiçbir zaman düşüncelerini
sezdirmemişti. Hans kayıtsız şartsız bizlerden biri olmuştu.
Ancak günün birinde oldukça hızlı giden bir arabanın altında kalmış,
ama ölmemiş, aksine acil serviste gerçekleştirilen uzun bir tedaviden
sonra hayatta kalmıştı – Çinli olarak.
Nicolas Born (çev. Nurten Kum)