Perşembe

Ses

Geceye bıraktım kilise çanını.
Gündüz penceremde yalnız
tren sesi olacak,
Damından sarkan.
Gemileri sevdiği için,
Limana koşan kız.
Üst katından inerken, apartmanın.
Şehre söylediğin şarkın.
Yatak odama yankılanır.

Cuma

Gece'lik


Terinin kokusunu anımsatacak kişilerle sevişmek korkusu kaplıyor içimi. Nereye boşalsam oradan yürümeye başlayacak gibi çocuklarım. İsteksizlik. Yer çekimsiz ortamlarda kaldırabiliyorum sikimi. Günün ilk ışığı ısıtsın diye beklerken içimi, gözlerimi kamaştırıyor, çekiyorum gerisin geriye perdeleri.  Tuhaf bir alışkanlıktı benimki. Her gece uzaya çıkmak için çantamı hazırlayıp uyumak, sabahında yataktan kalkamamak. Kanımı giren uyuşturucunun etkisi değil tabi ki ama eminim beni caydıran yalnız kalmak endişesi. Bir ikna edebilseydim seni…

Perşembe

Lokaldeki Zenci

Ne de olsa şehrimizde bir Zencimiz vardı; orta boşlu bu Zenciyi savaş buhranları Avrupa’ya, bizim ülkemize, bu eyalete ve sonunda, öteden beri her türlü ırkçı ideolojilere iyi gözle bakmayan insanların olduğu küçük şehrimize sürüklemişti. Şehirde günlük konuşmalar bile, yıllar yılı hep ırkçı ideolojilere karşı çıkma üzerineydi. Bu durum, günün birinde dünyanın her yanını saran savaş rüzgarlarının, Zenciyi onlara hediye etmesiyle de değişmemişti.

Görevimiz, dedi Belediye Başkanı, bu insanı – hangi ülkeden gelirse gelsin, Zenci ya da Çinli ne olursa olsun – kabul etmek, onu bir siyah kardeş olarak buyur etmek ve onu yurt ve ekmek vermektir.

Belediye üyeleri Belediye Başkanı’nın sözlerini onayladılar ve: Evet! Zenci ya da Çinli! diye yinelediler.

Engel olmalıyız; dedi Belediye Başkanı tekrar, onun fabrikada işçi ya da maden ocağında madenci olarak çalışmasına; en çok da tarım alanında uşak ya da hayvan bakıcısı olarak herhangi bir yere düşmesini engellemeliyiz.

Bu esnada belediye üyeleri arasında kısa süren bir anlaşmazlık belirmişti. Hepsi galeyana gelmişti ve her kafadan bir sese çıkıyordu, karmakarışık konuşuyorlardı. Herkes evini ve mükemmel olanaklarını bir Zenciye sunmak istiyordu.

Susun! diye bağırdı Belediye başkanı. Zili kavradı ve çaldı. Bir kez daha durumun önemini, kollarını gererek belirtti: Eninde sonunda sözkonusu olan sadeci bir tek Zenci!

O karmaşada Zenciyi Ambassador Oteli7nin sahibi kazandı. Otelin içinde küçük bir eğlence lokali ve birahane vardı. Burada Zenci işe yaramalıydı, burada garsonluk yapmalıydı, hatta eleman eksiği olduğunda mutfakta yardım etmeliydi, kahve yapmalıydı, doğal olarak böyle bir şey yapmayı canı isterse. Bunun dışında ihtiyacı olana her türlü yardım elini uzatmalı ve her insanın Zenciye güvenip yaptırabileceği ufak tefek işleri halletmeliydi. Ücret konusunda hep birlikte karar verildi, aynı şekilde ona yer hazırlandı, Zenciye iş esnasındaki olanaklar çerçevesinde uygun ölçülerde özgürlük ve boş zaman verildi. Böylece, toplantı sona erdi ve şehrimizin bir tanecik Zencisinin yaşamı başlamıştı.

Toplantıdan sonra da birkaç kez Ambassador Oteli’nin sahibine hafif suçlamalar yapıldı: “Benim Zencimi kaptın” ya da “gerçekten, onu gözümün önünde kaptı”… şeklinde. Ancak bundan sonra ortalık sakinleşti ve kısa bir süre sonra kıskançlıktan hiç söz edilmez oldu. Zencinin faydası dokunuyordu. Biri onunla karşılaştığında ve içtenlikle halini hatırını sorduğunda gülüyordu. Diğer birçok Zenci gibi siyah bir teni, kısa kıvırcık saçları ve parlak bembeyaz dişleri vardı. Şehirde seviliyordu. Adı Hans’tı, herkese sen diye hitap ediyordu ve herkes ona Hans diyordu. Lokal, Hans sayesinde kazancını iki katına çıkarmıştı. Yer sahibi memnuniyetini her fırsatta dile getiriyordu: Gerçekten bir Zenci, hem de işe yarayan bir Zenci.


Zenci öğleden sonraları şehir parkında gözlenebiliyordu. Orada ördekleri ekmek parçalarıyla besliyordu. Hava güzelse bankta oturuyor, puro içiyordu: Siyah bir Brasil. Evet, keyfi yerindeydi. Devamlı bej bir takım elbise, beyaz gömlek, egzotik desenli bir kravat ve sesi parlak ayakkablar giyiyordu. Zenci Operasını dört kez izlemiş olduğu sinemada ve yakın zamanda da elinde klüp bayrağını sallarken futbol sahasında görülmüştü. Serbest olduğu akşamlarda başka mekanlarda ölçüyü kaçırmadan içerken, kilisede siyah sesiyle kısa bir süre sonra diğerleriyle birlikte şarkı söylerken, ya da genç kadınların ona güven duyup küçük çocuklarıyla oynamalarına izin verdikleri oyun alanında da görülüyordu. Şehirde herkesin Zencide bir payı vardı. Pazar ve tatil günleri her seferinde başka bir aile tarafından yemeğe davet ediliyordu. Daha sonra ayağa kalkıyor, teşekkür ediyor ve gidiyordu. Bu onun tarzıydı. Bu yüzden kırılmamak gerekiyordu. Bu duruma çabuk alışıldı, evet, başka ülkeler, başka örf ve adetler. Zenci oluşu özellikle geceleri görüldüğünde ilgi çekiciydi; hele ki tesadüfen onunla birlikte eve doğru gidiliyorsa, gülene kadar onunla konuşulduğunda karanlık içinde karanlık olarak ya da hemen hemen hiç görülmüyor, yalnızca beyaz dişleri görülüyordu; güldüğü için.

Böylece yaşamını şehrin geneline uydurmuştu. Memnundu ve gittikçe şişmanlıyordu. Şehirdeki her etkinlikte varlığı kanıksanmıştı. Hans şehre aitti. Hans’sızlık düşünülemezdi. Eğer birinin adı Hans ise, o zaman seviniyordu, adı Hans’ınki gibi olduğu için. Onu kimse incitmemişti. Herkes ondan hoşlanıyordu. Uzak ülkelerde Zencilere eziyet edilmesini reddediyorlardı, aynı şekilde ben de reddediyordum. Bizim şehrimizde ırkçılık yoktu. Biz Zenciye iyi davranıyorduk. Onun toplumuyla iletişimden kaçınmıyorduk ve bizzat kendisine de pekiyi derecede karne verilebilirdi, evet, karaktere sahipti. Hiçbir zaman özel konumunu kötüye kullanmamıştı, hiçbir zaman düşüncelerini sezdirmemişti. Hans kayıtsız şartsız bizlerden biri olmuştu.

Ancak günün birinde oldukça hızlı giden bir arabanın altında kalmış, ama ölmemiş, aksine acil serviste gerçekleştirilen uzun bir tedaviden sonra hayatta kalmıştı – Çinli olarak.

Nicolas Born (çev. Nurten Kum)